Tıbbiyeli Hastalıkları: Tıbbı Rejeksiyon SendromuTıbbiyeli Hastalıkları: Tıbbı Rejeksiyon Sendromu

Tıbbiyeli Hastalıkları: Tıbbı Rejeksiyon Sendromu

Yeni bir hastalık tanımlamak bir araştırmacı doktorun kariyerindeki belki de en değerli atılım, kendisini en çok onore edecek buluş olsa gerek. Buna ulaşmak on yıllar süren çalışma ve gayret, bir dağ yükü okuma, çokça tecrübe ve ifadesini anlaması zor yüzlerce makalede bulan tıbbi araştırmalar gerektirecektir. Yolun başında da olsam ben de her idealist doktor adayı gibi kendimi bir gün bu tarz bir başarıyı elde edecek noktada hayal ediyorum.

Bu farkındalığa haiz olduğumun beyanından sonra bu ve ardından gelecek diğer yazılarımda haddimi aşarak yapmaya çalışacağım şeyde siz okurlarımın beni mazur göreceğini umuyorum. Gelin yukarıda bahsettiğimiz onca gayreti es geçerek biz de birkaç hastalık tanımlayalım. Nasıl yapacağız bunu? Öncelikle zihinlerimizdeki hastalık tanımını biraz genişleteceğiz. Bizim tanımlayacağımız hastalıkların temelinde bir gen translokasyonu, bir endokrinopati, bir reseptör inhibisyonu veya bir metabolit bozukluğu olmayacak. Organik bir patolojiden söz etmeyeceğiz yani. Bizim konuşacağımız hastalıkların temelinde benlik problemi, ufuk kısıtlılığı, irade yetersizliği, ne derler kaygısı gibi sosyal patolojiler bulunacak daha çok. Bu noktada bize veri sağlayacak elimizde in vivo, kohort veya çift kör çalışmalar değil; çay sohbetleri, yolculuk arkadaşlıkları, dertleşilen gece muhabbetleri bulunuyor. Yani takdir edersiniz ki sunacağımız sonuçlar objektif değil subjektif olacak ve kanıta dayalı tıp bağlamında bir değer ifade etmeyecek.

Buraya kadar bile yeterince haddi aştık zaten, bundan ötesinde de toplumun içinde bulunduğu sosyal sıkıntıları kendine çalışma konusu olarak belirlemiş sosyal bilimlerin alanına girme hatasında bulunmayalım ve kendimizi sınırlayalım. Biz kendi içinde özgün ve ilginç bir yapısı olan ve en iyi kendi içinden gözlemlenebilen tıbbiyelilerin sosyal patolojilerinden doğan hastalıklarına odaklanalım. Her yazımızda farklı bir bölgeden örnek alıp lama yayalım. Tıbbiyelilerin birçok organı olup her organın kendine has patolojilerinin olabileceğinin de farkına vararak kendimizi biraz daha kısıtlayalım ve benim halihazırda gözlem alanım olan tıp fakültesi öğrenciliği patolojilerine odaklanalım. Rabbim ömür verir de tıbbiyeli sosyal yapının diğer basamaklarına da ulaşırsam, oradaki gözlemlerimiz neticesinde bu yazılarımızı genişletiriz.

Ben tıp fakültesi dönem 5 öğrencisiyim; büyük bir şehirde, mazisi olan kendince büyük bir fakültede, büyükçe sınıflarda, memleketin her yerinden gelmiş, her türlü dünya görüşüne sahip büyük bir öğrenci havuzunun bir parçası olarak beşinci senemi tamamlamaya doğru gidiyorum. Bu süre zarfında hem önce kendim bu sürecin bulunduğum noktaya kadar ki her adımını tecrübe ettim, hem de bolca çay sohbetinde bulunarak benden önceki ve benden sonrakilerin tecrübelerinden veriler edindim. Tabi bu noktada benim çay sohbetlerinde içinde bulunmakta seçicilik gösterdiğim ve böylece gözlemleyebildiğim sosyal profilin de varacağımız yargılardaki subjektifliği artıracağını unutmamak gerek. Yani üzerine konuşacağımız hastalıklar daha çok üniversite hayatı öncesinde ailesinden belli bir dini ve örfi temel tevarüs etmiş, fakülteye ağzında Allah’ın selamı ile giren erkek kardeşlerimizin yakalandığını gözlemlediğim hastalıklar olacak. Fakat ben konuşacağımız birçok şeyin özünde genelin durumunu yansıtacağını ve hepimizin bu konuştuklarımızdan bir şeyler edineceğini düşünüyorum.

Şimdi gelin bu girişten sonra ilk hastalığımızı konuşalım.
 

Tıbbı Rejeksiyon Sendromu

Kendisine uygunluğunu sorgulayıp öğrenmediği ve çoğunlukla aslında arzulamadığı tıp fakültesine kazanıp gelmiş olan bireyin fıtri yapısının tıp fakültesindeki ortam, müfredat ve vazifelere karşı geliştirdiği rejeksiyon mekanizması ile tanımlanan bir sendromdur.

İnsidans ve Epidemiyoloji

Hayata anlamlı bir bakış sahibi ve idealleri olan gençlerin sayısı gittikçe azalıyor. Özellikle Z kuşağı denen yaş grubunda bunun izleri çok daha belirgin. Fakülteyi kazanan yeni arkadaşlara genellikle ilk yönelttiğim sorulardan birisi tıbbı isteyerek yazıp yazmadıkları oluyor. Ortalama üç arkadaştan birinden “Tıp fakültesini puanım tuttuğu için yazdım, zaten bir şey istemiyordum.” cevabını alırken diğer birisi de açıkça “Mühendislik istiyordum ama istediğim yer tutmayınca ailem tıp yazdırdı.” cevabını veriyor. Tıbbı gerçekten isteyerek ve ne istediğini bilerek yazanlar neredeyse üçte bir oranında bile değil.

Patososyoloji

Bütün hayatı boyunca ufkunun en ucuna yalnızca önündeki sınavı koyabilen, bu sefer de hayatının en önemli sınavı olduğuna ve bundaki rakamsal bir başarı ile hayatını kurtaracağına inanan öğrenci bir hayatın ne uğruna yaşanacağını, neyi sevdiğini-sevmediğini, ne ile mutlu olacağını, nelere yeteneğinin olduğunu keşfetmeye ve öğrenmeye dahi vakit ayıramadan bu sınava çalışmış, çok iyi de bir puan almıştır. Gerek eğitim sisteminin yetersizliği gerekse aile içi yönlendirmenin eksikliği ile hayatının bu evresine kadar kendisi için bir ideal belirleyemeden ve bu hayattan ne istediğinin farkına varamadan gelen kişi elindeki sınav sonucundan ne talep edeceğini bilemez. Sokaktan duyduğu “Doktor olunca iyi para kazanırsın, sosyal statün de yüksek olur, hayatını kurtarırsın.” demeçlerine altında oğullarının mesleği ile övünme isteği yatan anne babanın “Oğlum ne güzel garanti iş, hem de insanlara yardımcı oluyorsun mübarek bir iş, hem dünyanı hem ahiretini kurtarırsın.” söylemlerinin eklenmesi ile içinde herhangi bir eğilim duymadığı tıp fakültesini yazar ve yerleşir.

İnsanın zorluklara göğüs germesi ve canla başla çalışabilmesi için yaptığı işi anlamlandırması ve sevmesi gerekir. Aksi takdirde her şey çok daha zor olacaktır. İşte içinde bulunduğu durumu anlamlandıramayan ve sevemeyen tıp fakültesi birinci sınıf öğrencisi için daha önce hiç karşılaşmadığı tarzda zorluklar ders yükü, sorumluluk ve ilgisizlik olarak karşısında belirmeye başladığında bu olanları ve içinde bulunduğu durumu bir doku reddi edasıyla reddetmeye başlayacak ve çeşitli klinik durumlar ile prezente olacaktır.

Klinik

Tıbba karşı rejeksiyon geliştirmiş kişi ilk planda fakültedeki derslere katılmamaya ve ders çalışmamaya başlar. Derslerden ve fakültedeki ders muhabbetinden sıkılan kişi artık fakülteye gelmeyi tamamen bırakır ve günlerini yurdunda yatarak ve film, dizi veya bilgisayar oyunlarıyla geçirmeye başlar. İstediği şeyi yapamamak kişiyi tam bir tembellik haline sürükler. Günler bu şekilde geçerken sınavlar yaklaşır ve bu kişiler çoğunlukla sınavlarda başarısız olurlar ve bu mevcut durumu daha da kötüleştirir. Bununla birlikte hastalığın ilerlemesi hızlanmıştır ve kişi hızlı bir şekilde bunalıma doğru ilerler. Kendi yetkinliğini ve zekasını sorgular, etrafındaki insanların iyi niyetlerinden şüphe duyar ve hayata dair bir kafa karışıklığı ve ne yapacağını bilememezlik düşüncelerine hakim olur.

Müdahale edilmediği takdirde bu durum iki sonuç doğurur. Birincisinde öğrencinin bu hali önce sınıfta kalmalara ve en sonunda fakülteden ayrılma isteğine kadar varır. İçinde bulunduğu durum kişiyi faydalı herhangi başka bir şey yapmaktan da alıkoyar. Kişinin elinde kaybedilmiş yıllarından başka bir şey kalmaz. İkinci durumda ise kişi sevmediği ve benimsemediği eğitimini tamamlamak için kendisine başka motivasyonlar bulur. Bunlar çoğu zaman para kazanmak veya belli bir statüye erişmek olabileceği gibi bazen de sadece ailesinin beklentilerini karşılamak bile olabilir. Maalesef ki işte bu motivasyonlar ile tıp icra etmek hekim sıfatını hak etmeyen doktorların oluşmasındaki ana sebeptir diye düşünüyorum.

Tedavi

Hepinizin malumu olduğu üzere tıpta en önemli yaklaşım koruyucu hekimliktir. Bu durumda da tabi ki aynı şey geçerlidir. Aileler ve eğitmenler gençlere hayatı çağdaş gerçeklikleri ile öğretmeli, onları inandıkları değerler gereğince bir ideal sahibi kılmalı, yetenek ve eğilimleri uyarınca severek yaptıkları işleri nasıl bu idealler uğrunda kullanabilecekleri hususunda onlara yol göstermeliler. O gençler de kendilerini okuyarak yetiştirmeli, hayatı tecrübe etmeli ve onların bu şekilde idealsiz olarak yetişmesi için sarf edilen gayretlere karşı bir bilinç sahibi olmalılar.

Peki koruyucu hekimlikten nasibini kaçırmış ve bu hastalığa yakalanmış arkadaşımız için ne yapalım. Öncelikle şunu bilmek gerekir; ideal olarak tıp tüm bilimleri koltuğunun altına almış, insan olmanın her sayfasında kendine yer bulan, insan yaşantısı ve fiillerinin tamamını kapsayan bir sanattır. Bundan dolayı bünyesinde her insanın severek ilgileneceği, yeteneklerini sergileyeceği ve anlam katabileceği bir alan mutlaka vardır. Yapılması gereken istişare ve aramakla o alanı bulmaktır. Bu istişarelerde tıpta kendine sevdiği ve idealleştirdiği bir yer edinmiş meslektaşlarımızın da bu arkadaşların yanında bulunması hekimlik sıfatının bir gereğidir.

Bir diğer yardımcı husus da bu alanın insanın manevi hayatı ve değerleri açısından barındırdığı müthiş potansiyelin fark edilmesi olacaktır. Eğer sizin için de sıkıntısının giderilmesine vesile olan kişiye içtenlikle hayır dua eden bir teyzenin varlığı bir meslekten beklediğiniz en değerli şey ise bu konumunuzda sebat etmek ve bu mesleği sevmek için başka bir motivasyona ihtiyacınız yok. Çünkü emin olabilirsiniz ki böyle bir fırsatı başka bir yerde bu kadar kolay bulamayacaksınız.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Sen de bir yorum yaz
E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

En Çok Okunanlar

01




02




03




04




05




Sizin İçin Seçtiklerimiz






Tıbbiyeli Dergi















Son Yorumlar