KalpKalp

Kalp

“…Bilin ki vücutta öyle bir et parçası vardır ki o iyi olursa bütün vücut iyi olur, o bozulursa bütün vücut bozulur. Bilin ki o, kalptir.”
| Buhari, İman, 39

Vücudun gerek maddi gerek manevi en önemli organı şüphesiz kalptir. Kalbin hem beyinden aldığı sinyallerle hem de kendi kendine üretmiş olduğu sinyallerle çalışması üzerine tefekkür edip araştırmalar yaptığımızda maddi manevi çeşitli yorumlar üretebilir, gerçeklerlerle karşılaşabiliriz. Bir canlının beyninin ön lobunu çıkardığımızda veya devre dışı kaldığında otonomik sistemi zarar görmeyeceğinden kalbin faaliyetinde de bir sorun olmaz ve canlı, canlılığını sürdürmeye devam eder ancak son derecede çevresine bağımlıdır. Örneğin bitkisel hayattaki bir insan akletme yetisine sahip değildir ancak varlığını sürdürmektedir ve hala daha bir canlıdır. Yiyemez, içemez, hareket edemez fakat yedirilirse yer, içirilirse içer, uyarana göre refleks verebilir. Öte yandan beyinden gelen sinyaller tamamen kesildiğinde artık vücut, tüm işlevini yitirir ve ölür. Kalpse oksijeni bitene kadar veya oksijen desteği sağlanıyorsa kendi ürettiği sinyallerle atmaya devam eder fakat böyle bir vücut canlı olarak değerlendirilemez. İnsan açısından değerlendirdiğimizde her ne kadar iki durumda da insanın akletme yeteneği kaybolsa da birincide o hala bir canlıdır, ikincisinde ise ölmüştür. Kalbi de birincisinde canlıdır ve ikincisinde o da ölmüştür: Eğer cihaza bağlı değilse zaten duracaktır; eğer bağlıysa, onun devamlılığını sağlayan cihazdır, kendisi değil. Bu durumda kendisi sadece gelen elektriği kan pompalamaya yarayan kas gücüne dönüştüren bir transdüserdir. Bu apayrı ve upuzun bir konu olmakla birlikte varmak istediğim sonuç şu ki insanı diğer canlılardan ayıran özelliği bilindiği üzere akledebilmesidir ancak insan, sadece aklettiği için insandır, denemez. Zira manevi olduğu gibi maddi anlamda da kalp, insanı insan yapar. Binaenaleyh kamil insan akıl ve kalbini beraber kullanabilendir.

Tüm canlılarla ortak ilişkimiz birer kalbimizin olmasıdır, akledebilmemiz değildir. İnsanlarla dahi her zaman aklederek anlaşamayız fakat kalplerle anlaşabiliriz. Akıl her zaman aklı kendine çekemez ama temiz bir kalp her zaman her kalbi kendine çeker. Bir duyguyu, düşünceyi ifade ediş biçiminin güzelliğidir o sözün karşıya ulaşmasını sağlayan. Ben bu güzelliğin kalpten geldiğini düşünüyorum. Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa (sav) akla en uygun olan şeyleri ve Allah’ın kelamını güzel diliyle, ahlakıyla, benliğiyle anlattı. Anlattıklarını ve Allah’tan gelen vahyi kesinkes reddedenler, öfkelerinden onu öldürerek veya işkence ederek susturmak isteyenler ona iman ettiler. Zira anlattıkları hem hakikatti hem de çok güzel bir insanın çok güzel bir şekilde ifade ettiği şeylerdi. “Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Ali İmran, 159) Peygamberimiz (sav) gerçeği kaba sözle anlatsa, insanları cebren imana çağırsa hiç şüphesiz yalnız kalırdı. Ayet-i kerimeden acizane şöyle bir çıkarımım oluyor: Önemli olan bir işi yerine getirmek değildir, önemli olan bir işi usülünce yerine getirmeye gayret etmektir. Basit birkaç dünyevi örnek vereyim: Doktor olmanın bir kıymeti yoktur, hekim olabilmek önemlidir. Dilimizle söylediklerimizin bir kıymeti yoktur, kalbimizin hissettikleri önemlidir. Ne yaptığımız değil, neyi nasıl yaptığımız mühimdir. “Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34) Gözler kalbin aynasıdır, deriz. Dil yalan söyleyebilir fakat gözler söyleyemez. İçi dışına yansımış insanlarla bir arada bulunmaktan hep daha çok keyif alırız zira onlar emin, samimi kimselerdir ve bizi güvende hissettirirler. Kalp imanın, inancın, duyguların ev sahibidir. Böylelikle yaşamın, vicdanın, benliğin de ta kendisidir.

Kalp imanın yeridir: Allah’a inanmanın yegane şartı akletmektir. Akletme yetisi, Allah’a inanma sorumluluğunu doğurur. Allah’a inanmaksa kalple tamamlanır. Bizler Hz. Ebu Bekir gibi aklederek bize gelen bilginin doğruluğunu araştırırız, Muhammed söyledi cevabını alınca kalbimizle doğruluğuna inanırız. Her ne kadar nakledilen akla aykırı gelse de nakil, akıldan üstündür. Zira nakledilen şeyin doğruluğunu aklederek tasdik etmiştik. O halde doğru olduğunu aklederek idrak ettiğimiz nakli nasıl inkar edebiliriz? Böyle bir tasdikten sonra nakledilen istediği kadar akla aykırı gelsin, fark etmez. Çünkü akıl bilmediğini anlayamaz, görmediğini canlandıramaz, duymadığını hatırlayamaz; tecrübe etmediğini tecrübe edemez. Var olan bir şeyin bilgisi kendine gelmedikçe onu yok zanneder. Aklın bir varlığı yok zannetmesininse o varlığa herhangi bir zararı olamaz, o varlığı yok edemez. Buna göre imanın ön şartı akletmektir, imanın yeri ise kalptir. Beyin; dil kaslarına, ses tellerine gönderdiği sinyallerle Allah’ın varlığını, birliğini ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğunu ifade ettirebilir, ikrar ettirebilir ancak kalbi bunu inkar edebilir, tasdik etmeyebilir. Böyle bir eyleminse hiçbir işe yaramadığı aşikardır.

Kalp inancın yeridir: İnsanların her biri bir şeye inanır. Kimi bir ilahın varlığına, kimi birden çok ilahın varlığına, kimi hiçbir ilahın olmadığına, kimi aklın ve bilimin tek gerçek kaynağı olduğuna, kimi her şeyin şüpheli olduğuna, kimi muhtelif –izm’lere (…) inanır. Doğru olana inanmak için doğruyu araştırmak ve düşünmek gerekir, herhangi bir şeye inanmak içinse araştırmaya ve düşünmeye gerek yoktur. İnanmak ister insan ve inanır. Bu, içeriden yani kalpten gelir.

Kalp duyguların yeridir: Sevgi, nefret, tevazu, kibir, merhamet, zulüm, mutluluk, üzüntü, doğruluk, eğrilik, huzur, hüzün… Bunları akılla, beyinle, nöronlarla, hormonlarla, reseptörlerle veya yolaklarla açıklayabilir miyiz? Serotonin, dopamin, epinefrin, asetilkolin; amigdala, talamus, hipofiz… Hiçbir elektrik sinyalinin sevgiyi açıklayabileceğini zannetmiyorum. Sevmek, bir uyaranın bedendeki reseptörleri uyarmasıyla gelen sinirsel iletinin beyindeki elektirikli sinir ağlarında yorumlanması ve yine elektrikli bir cevap verilerek vücudun çeşitli bölgelerine sinyal gönderilmesi değildir. Mutluluk, çikolata yiyince tat reseptörlerinin almış olduğu uyarıyı elektrikle beyne iletmesi ve onun da elektrikle hipofiz bezini uyararak dopamin hormonunu kana salması değildir. Amigdalaya gelen +’lar ve -‘ler benim ödüllendirildiğimi hissettiremez. Hissiyat başkadır ve açıklanamaz. Fikriyatın bir kökeni vardır fakat hissiyat oldukça farklıdır. Duygular, hisler elektriğe indirgenemez. Neyi, niye düşündüğümüzü bulabiliriz ancak hislerimizin kaynağını, sebebini bilemeyiz. Huzur, saadet zaten apayrı bir şeydir. Kalp mahzun olur, göz ağlar ama huzur daima mü’minin içindedir. Gülmek, mutlu olmak ve huzurlu hissetmek birbirleriyle ilişkili olsalar da kesinlikle birbirlerinden oldukça farklı duygu- durumlardır. Nasıl ki aynı gökten indirilen aynı sudan renkleri ve lezzetleri birbirleriyle alakası olmayan çeşitli yemişler ve meyveler yaratılıyor da bunun sebebi su değilse, aynı elektrik sinyallerinden birbirleriyle alakası olmayan çeşitli duygu ve düşüncelerin oluşması ve dışa vurulması elektrik sinyallerine bağlanamaz.

Beyin ve kalp… Yazının giriş kısmında da belirttiğim üzere kalp hem beyinden sinyal alır hem de kendi elektiriğini kendi üretir. Akletme yetisinden yoksun bir beyne sahip insan yine canlı bir insanken kalbi duran artık ölmüştür. Maddi manada kalp ölümü, beden ölümü olduğu gibi manevi anlamda kalp ölümü, ruhun ölümüdür. Bunun da proflaksisi, Allah’a tam teslimiyetle yönelip kalbi ıslah ve ihya etmektir. Eğer bu tedbirlerden uzak durursak tedavisi olmayan ölüm hastalığına yakalanmamız işten değildir.

Akıl ile kalbin çatıştığı nice durumlarla herkes karşılaşmıştır. Duygular ve düşünceler karşı karşıya gelirler. Kim kimi yönetir? Düşünceler mi duygulara yön verirler yoksa duygular mı düşüncelere yol açarlar? Düşünceler mi takip edilmelidir, duygular mı izlenmelidir? Benim aciz fikrime göre duygular insandan bağımsız gelişebilirken düşünceler bağımlıdırlar, bir duygu üretilemez ancak düşünce üretilebilir. Nadiren bunun kısmen tersi de olur. Çatışma olmaması adına insan duygu ve düşüncelerini birbirine yakınlaştırarak hareket etmelidir. Kimi zaman hislerimize göre hareket ederiz, kalbimiz öne geçmiştir ve kimi zaman da düşüncelerimize göre hareket ederiz, aklımız öne geçmiştir. Uygun olan ikisinin birlikteliğidir.

Mü’min İslam ahlakında hisseder, İslam şuurunda düşünür ve harekete geçer. Bu ahlakın veya şuurun karşısındaki bir duygu veya düşünceyle karşılaştığında, onu def eder. Böyle bir yol izleyen akıl ve kalbin iş birliği insanı inşallah hem dünyevi hem uhrevi saadete kavuşturacaktır.

Peygamber Efendimiz Hazreti Muhammed Mustafa’nın (sav) girişte belirtmiş olduğum sözü, temiz bir benliğin temiz bir kalpte bulunduğunu ifade eder. Naçizane, yatırımımız kalbimize olmalıdır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Sen de bir yorum yaz
E-posta adresiniz kimseyle paylaşılmayacak.

En Çok Okunanlar

01




02




03




04




05




Sizin İçin Seçtiklerimiz






Tıbbiyeli Dergi















Son Yorumlar